Toplumsal TVBağımsız görüş, analiz ve düşünce
Ana Sayfa/Araştırma - İnceleme
Köşe Yazısı

DOĞANIN İNTİKAMI MI, İNSANIN UYANIŞI MI?

Nepal'de geçtiğimiz günlerde yaşanan büyük felaket, yüzlerce insanın yaşamını yitirmesine, binlercesinin kaybolmasına ve geniş bir coğrafyanın büyük bir yıkımla karşı karşıya kalmasına neden oldu. Himalayalar'da bir buzulun çökmesiyle başlayan süreç, kaya ve buz kütlelerinin önüne kattığı her şeyi sürükleyen devasa...

Doğanın İntikamı mı, İnsanın Uyanışı mı? - Galip Karakuş
Doğanın İntikamı mı, İnsanın Uyanışı mı? - Galip Karakuş

Nepal'de geçtiğimiz günlerde yaşanan büyük felaket, yüzlerce insanın yaşamını yitirmesine, binlercesinin kaybolmasına ve geniş bir coğrafyanın büyük bir yıkımla karşı karşıya kalmasına neden oldu. Himalayalar'da bir buzulun çökmesiyle başlayan süreç, kaya ve buz kütlelerinin önüne kattığı her şeyi sürükleyen devasa bir sel ve yıkıma dönüştü. Felaketin boyutları hâlâ tam olarak ortaya çıkarılabilmiş değil.

Bu küresel iklim felaketinin sonuçlarını beklerken olayın ardından bir kez daha yanıtı bilinmesi gereken şu soruyu sormak gerekiyor: “Biz doğaya ne yaptık ve doğa bize neyi anlatmaya çalışıyor?”

Elbette burada "doğanın intikamı" derken, doğanın bilinçli bir varlık gibi insanlardan öç aldığı anlamını çıkarmıyorum. Doğanın öfkesi, intikamı, verdiği bir ceza yoktur. Tüm bilim otoriteleri doğrulamıştır ki, doğa, kendi yasaları doğrultusunda hareket eder. Asıl sorun, insanın bu yasaları hiçe sayarak kendisini doğanın efendisi sanmasından kaynaklanmaktadır.

Buzulların erimesi, iklim sisteminin değişmesi, aşırı hava olaylarının artması, ormanların yok edilmesi, nehir yataklarının değiştirilmesi, dağların ve vadilerin rant uğruna tahrip edilmesi...

Bütün bunların karşılığında doğanın, insan yaşamının başladığından bu yana söylediği son derece yalındır: "Benim yasalarımı yok sayarsanız, sonuçlarına katlanırsınız."

İşte bu nedenle ben buna, mecazi anlamda, "DOĞANIN İNTİKAMI" diyorum.

Çünkü insanlık, yüzyıllardır doğayı bir yaşam alanı olarak değil, bir hammadde deposu olarak gördü. Dağ maden, orman kereste, nehir enerji, toprak arazi, hayvan et, deniz; hepsini kaynak olarak değerlendirdi ve hoyratça katletmeyi sürdürdü!

Ve bütün bunların üzerine bir de "daha fazla" beklentileri eklendi. Daha fazla ev, daha fazla arsa, daha fazla para, daha fazla şirket, daha fazla tüketim, daha fazla kâr... Sonra da insan, bütün bunları biriktirdikçe kendisini güvende sandı.

Oysa Nepal'deki felaket bize çok basit bir gerçeği yeniden anımsatıyor: İnsanın sahip olduğunu sandığı şeylerin hiçbirisi, yaşam karşısında mutlak bir güvence değildir.

Bir eviniz olabilir, on eviniz olabilir. Bankada milyonlarınız olabilir. Dağların eteklerinde büyük arazileriniz, şehirlerde gökdelenleriniz, kasalarınızda altınlarınız olabilir. Ama görüldü ki, doğanın birkaç saatlik hareketi, bütün bu "sahiplik" duygusunu yerle bir edebiliyor.

İşte burada insanın en büyük yanılgısı ortaya çıkıyor. Mal sahibi olmakla ‘yaşam’ sahibi olmayı birbirine karıştırıyoruz. Oysa insanın gerçek zenginliği, kaç metrekare toprağa sahip olduğu değil; kaç insanın yaşamına iyilik, sevgi ve güven katabildiğidir.

Kaç banka hesabının olduğu değil; kaç insanın yüreğinde güzel bir anı bırakabildiğidir. Kaç evinin olduğu değil; kaç insanın kendisini onun yanında ve "evinde" olduğunu duyumsadığınızdır.

Tam da burada, kıyamet beklentisi içerisinde yaşayan dinci anlayışlara da bir söz söylemek gerekiyor: Dünyanın sonunu bekleyerek insanın bugünkü sorumluluğundan kaçması, bana göre büyük bir yanılgıdır. Kıyametin ne zaman kopacağı gibi saçmalıklarla uğraşmak yerine, insan olmanın; bugün insanın ne yaptığını sorgulayıp sonraki günü doğru plânlamasından gerektiğine inanırım.

Dünyanın sonunun gizil güçlerce yok edileceğine inanan insana, yine insan eliyle bugün nasıl yok edildiğini anlatmanın sıkıntısı yaşanmakta 21’nci yüzyıl koşullarında!

Oysa gerçek "kıyamet," bir anda gökten inecek gizemli bir olaydan önce, insanın kendi eliyle yanlış kurguladığı yaşam düzeninin çökmesinden kaynaklanabiliyor.

İklim değişikliğini hızlandırmanın temelle arasındaki Sanayi tesislerinin çevreye bıraktığı atıklar, havayı, suyu ve toprağı kirleterek doğaya ve canlılara büyük zarar vermektedir. Doğayı tüketmek, suyu kirletmek, ormanları yok etmek, toprağı zehirlemek, doğayı kullanma açısından ortağımız olan hayvanların yaşam alanlarını ortadan kaldırmak; sonra da bütün bunların sonucunda ortaya çıkan felaketleri "ilahi ceza" diye açıklamak, insanın kendi sorumluluğunu inandığı ilahi güce havale etmesinden başka nedir?

Nepal'deki felaketi kesinlikle herhangi bir inancın "kanıtı" ya da "çürütülmesi" olarak değerlendirmiyorum.

Fakat bu felaket bize çok daha önemli bir şey söylüyor: İnsan, doğanın üzerinde değildir. İnsan doğanın içindedir, parçasıdır. Ve doğanın dengesi bozulduğunda, bunun bedelini sadece ‘Nepal’dekiler değil, hepimiz öderiz.

Bu nedenle artık yaşamı, mülk biriktirme yarışından çıkarmamız gerekiyor. Sonunda hepimiz toprak olacağız. Malımız, mülkümüz, makamımız, unvanımız, servetimiz bizimle öbür tarafa gitmeyecek: Geride yalnızca yaptıklarımız kalacak.

Bir çocuğun yüzündeki gülümseme... Bir yaşlının elini tutmak... Bir insanın zor gününde yanında olmak... Bir canlıyı korumak... Bir ağacı yaşatmak... Bir akarsuyu temiz tutmak... Bir başkasının acısına kayıtsız kalmamak...

Bunlar belki tapuda yazmaz. Bunların banka hesabında karşılığı yoktur. Ama insan olmanın gerçek sermayesi tam da budur.

Belki de artık "ne kadar biriktirdim?" sorusundan vazgeçip "ne kadar yaşattım?" diye sormanın zamanıdır.

Çünkü insanlığın önündeki en büyük mesele, daha fazla şeye sahip olmak değil; daha fazla insanı yaşatabilmektir.

Doğanın intikamı dediğimiz şey de aslında burada başlıyor. Doğa bizden intikam almıyor. Biz, doğaya yaptıklarımızın sonucuyla yüzleşiyoruz.

Ve belki de Nepal'in dağlarından yükselen en güçlü ses budur:

Toprak satılık değildir.

Su mülk değildir.

Orman sermaye değildir.

Yaşam meta değildir.

İnsan olmak, insana verdiği değer kadardır. Öyleyse geleceği kurtarmanın yolu, kıyameti beklemek değil; yaşamı savunmaktır.

Daha çok mal değil, daha çok sevgi.

Daha çok mülk değil, daha çok insanlık.

Daha çok tüketim değil, daha çok üretin ve paylaşım.

Ve her şeyden önce; İnsanı merkeze alan, doğayla barışık bir yaşam anlayışı.

İnsanlığın en fazla gereksinim duyduğu şey budur…

Galip Karakuş